https://istanbul-fatih34.tr.gg

PEYGAMBERİMİZ VE SOYU




NAKIBUL EŞRAF SEMPOZYUMU - İSTANBUL

https://www.yenisafak.com/gundem/seyyid-ve-serifler-istanbulda-bulustu-410942

Peygamber Efendimiz'in soyundan gelen ve dünyanın birçok ülkesinde yaşayan seyyid ve şeriflerin buluşması amacıyla düzenlenen Nakîbul Eşrâf Uluslararası Seyyidler ve Şerifler Buluşması''nın üçüncüsü İstanbul''daki Bağcılar Halk Sarayı''nda yapıldı. 100'ün üzerinde seyyid ve şerifin buluştuğu toplantıya Irak, Suriye, Türkiye ve İran olmak üzere 4 ülkede mensubu bulunan Bırifkani ailesi öncülük etti. Osmanlı Hanedanı''ndan Abdülhamit Kayıhan Osmanoğlu da davetliler arasında yer aldı.


AMAÇ SİYASİ DEĞİL

Organizasyonun tertip heyetinde yer alan Türkiye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Davut Göksu, düzenlenen buluşmanın sadece tanışmak amaçlı olduğunu söyledi. ''Biz bütün seyyid ve şerifleri bir araya getirmeye çalışıyoruz. Amacımız siyasi değil ancak gerektiğinde mesaj vermekten de çekinmeyeceğiz'' diyen Göksu, bu toplantıları her yıl düzenli hale getirmeye çalıştıklarını söyledi.

NE DOĞU NE BATI İSLAMBOL


Bırifkani ailesi adına konuşan ailenin en yaşlı üyesi Seyyid Vahididun Bırifkani, daha kalabalıklaşarak gelişecek bu toplantının her seyyid ve şerif için önemli olduğunu dile getirdi. Bırifkani soyundan Seyyid Mahmut Bırifkan da ''Bırifkani soyu Türkiye, Irak, İran ve Suriye''de, Ağahaniler Fransa''da, Seyyid Ahmet soyu da Pakistan ve Hindistan''da irşat faaliyetlerinde bulunuyor'' dedi. İstanbul''un özel bir yer olduğunu belirten Bırifkan, ''Ne doğu ne batı. İki medeniyetin buluştuğu yerdir, İslambol''dur'' dedi.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hazretlerinin soyundan gelen kutlu zatların bir araya geldiği Dünya Seyyidler ve Şerifler Kültür ve Araştırma Derneği merkezi 
İstanbul'da kuruldu. Derneğin başkanlığını Hz. Muhammed'in 38'ci göbekten torunu, Diyarbakırlı Nakıbül-Eşraf Uzmanı, Ehlibeyt, araştırmacı-yazar ve tarihçi Seyyid Hüseyin Ağaçkıran yapıyor.

Peygamber Efendimizin torunu Hazret-i Hasan (r.a.)ın soyundan gelenlere "şerif" deniliyor. Hazret-i Hüseyin (r.a.)ın soyundan gelenlere de "seyyid" deniliyor. Bu iki soydan gelen kutlu soy kütüğünde kaydı bulunan seyyid ve şerifler bir çatı altında bir araya geldi.


DÜNYA SEYYİDLER SERİFLER  ARAŞTIRMA DERNEĞİ  

https://www.haberler.com/peygamber-torunlari-dernek-kurdu-6509130-haberi/

Merkezi İstanbul'da olan Dünya Seyyidler ve Şerifler Kültür ve Araştırma Derneği'ni Nakıbü'l-Eşraf, konusunda uzman ve geniş malumat sahibi aynı zamanda araştırmacı yazar olan es-Seyyid Hüseyin Ağaçkıran (Zerrâkî soyundan) birkaç arkadaşıyla beraber dünya kenti olan İstanbul'da kurdu. Diyarbakır doğumlu olan Seyyid Hüseyin Ağaçkıran, derneğin amacını şu sözlerle ifade ediyor:

"Derneğimizin amacı Türkiye Cumhuriyeti anayasasının öngördüğü esaslar doğrultusunda Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Hazretlerinin dünyada ve Türkiye'de soyu ve ehli beyt olan Seyyid ve Şerif aileler arasında imkanlar ölçüsünde her türlü maddî ve manevî yardımda bulunmak, dayanışmayı sağlamak seyyidlik ve şeriflik makamının ve Nakıbül-eşraf makamının anlaşılması ve gelişmesi ile ilgili bu alanda bilimsel etkinlikler ve yayınlarda bulunmak; seyyidlik ve şeriflik makamına haiz olanların nesep şecerelerinin soy şeceresi kaydını tutmak; seyyidlik ve şeriflik makamına haiz olanların görevlerini bildirmek bu amaçlardan birine hizmet diğer dernekler ve yapılar ile dostluk ilişkilerini kuvvetlendirmek derneğimizi kurduk. Dünyada ve Türkiye'de bütün seyyidlere, şeriflere ve insanlığa hayırlı ve uğurlu olsun"


" TÜM SEYYİD VE ŞERİFLERE KAPIMIZ AÇIK "


Dünya Seyyidler ve Şerifler Derneği Genel Başkanı Seyyid Hüseyin Ağaçkıran, gayelerinin, bütün seyyid ve şerifleri büyük bir sevgi ve saygıyla kucaklama olduğunu belirterek, "Kapımız hepsine açıktır. Bütün seyyid ve şerifleri derneğimizde görmek ve onlara hizmet etmekten büyük bir kıvanç duyarız. Çünkü seyyidlere ve şeriflere hizmet etmek, Hazret-i Fatıma Radiyallâhü Anhâ annemize hizmet etmektir. Hazret-i Fatıma Radiyallâhü Anha Hazretlerine hizmet etmek, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Hazretlerine hizmet etmektir. Allâhü Teâlâ Hazretlerinin rızasını kazanmanın yolu da Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Hazretlerinin rızasına kazanmaktan geçer" dedi.


ŞECERE YOKSA KİMSE SEYYİD OLDUĞUNU İDDİA ETMESİN


Kutlu soy olarak bilinen Seyyidlik, şeriflik müessesesinin yıllar içinde insanlar tarafından saygı ve hürmet görmek, mevki ve makam sahibi olmak için kullanıldığını üzülerek anlatan Seyyid Hüseyin Ağaçkıran, ancak 1400 yılında başlatılan çalışmalarda kurulan Nakibül Eşraf kurumundan bu güne gelen defterlerde seyyidlerin ve ailelerinin isimlerin bulunduğunu söyledi.

Bu defterde ismi bulunanlardan biri olan ve belgeye göre Peygamber Efendimizin 38. Torunu olan Araştırmacı-yazar, ehlibeyt ve nakibül eşraf uzmanı Seyyid Hüseyin Ağaçkıran, Seyyid olduğunu iddia edenlerin ellerinde Nesep şeceresi bulunması gerektiğini de söyledi. Ağaçkıran, "Bu şecere yoksa kimse seyyid olduğunu iddia etmesin. Bu yanlış olduğu gibi çok ta günahtır" dedi. 
ÖzellikleDoğu ve Güneydoğu'da ne çok seyyid olduğunu söyleyen aile var. Bunlar gerçekten Hz. Muhammed'in soyundan mı geliyor? Yoksa çoğu "çakma seyyid" (müteseyyid) mi? Seyyid olmanın tek temel ölçütü vardır; Hz. Muhammed'in ailesi, yani Ehl-i Beyt'e mensubiyettir.


NESEP ŞECERESİ ŞARTTIR


Konuyla ilgili olarak yıllardır araştırma yapan Peygamber Efendimizin 38. Torunu olan Dünya Seyyidler ve Şerifler Kültür ve Araştırma Derneği Genel Başkanı, araştırmacı-yazar, ehlibeyt ve nakibül eşraf uzmanı Seyyid Hüseyin Ağaçkıran, bu soydan gelenlerin elinde 'Nesep Şeceresi' bulunmasının şart olduğunu belirtti.

Şecerenin olmaması durumunda gerçeğin ortaya çıkmasının çok zor olacağını ve sahte seyyidlerin türemelerine fırsat vereceğini ifade eden Ağaçkıran, "Şecere yoksa gerçekten kim seyyid?Kim değil? Bunu gerçekten kimse bilemez. Seyyid ve şeriflik müessesi öyle 'bende seyyidim' demekle olmaz. Bazıları çıkmış seyyid olduğunu iddia ediyor ancak yaptıkları icraatlar ve yaşam tarzı bu kutlu soya hiç uymamaktadır. Eğer seyyid iseniz bunu şecere ile ispatlayın. Bunu yaptıktan sonra da varsa yanlışlarınız bunu biran önce düzeltin çünkü yanlışlıklar, kutlu soya yakışmayacak hareketler doğru değil" dedi. Ağaçkıran, kimden söz ettiği ile ilgili sorulara ise, "İnsanları deşifre etmek hoş bir durum değil, ancak yazıyı okuyan Seyyidler veya Seyyid olduğunu iddia edenler hemen anlayacaktır" diye kişi ismi vermekten sakındı.


ALEVİLER ARASINDA DA SEYYİDLER VAR


Aleviler arasında da seyyidlerin bulunduğunu ancak tanıdığı tüm seyyidlerin namazında niyazında olduğunu ifade eden Ağaçkıran, "Bazıları seyyid olduğunu iddia ediyor. Ancak seyyidliğin ne demek olduğundan bile haberleri yokmuş gibi bir yaşattı sürüyor. Bir kez bu kutlu soydan gelen insanların namaz kılmama, oruç tutmama gibi bir lüksleri yoktur. İstisnalar hariç tatbiki. Ben kendisine 'aleviyim' diyen namaz kılmayan ve oruç tutmayan insanlara şunu söylüyorum. Alevi olduğunuzu söylüyorsunuz. Hele bakın bakalım İmam Hz. Ali'nin hayatı nasıl geçmiş başını secdeden kaldırmış mı? Oruçsuz günü geçmiş mi? Bu yeterlidir" diye konuştu.


HALKTAN HELALLİK İSTEYİN


Bölgede de geçmişte seyyid olduğunu iddia eden birçok kişinin bulunduğunu ve bu kişilerden bazılarının mevki makam, saygı değer görmek için bunu kullandıklarını öne süren Ağaçkıran, "Seyyid olduğunu iddia edenlerin ellerinde Nesep şeceresi bulunması gerekir. Bu yoksa kimse seyyid olduğunu iddia etmesin. Bu yanlış olduğu gibi çok ta günahtır. İnsanları kandırmadır. Bu dünyanın güzelliklerinden yemek için ahretini bitirmektir" şeklinde konuştu. Seyyid Ağaçkıran, seyyid olmadığı halde seyyid olduğunu iddia edenlere de bir tavsiyesinin bulunduğunu belirterek, bu kişilerin bir an önce halkın karşısına çıkıp helallik istemesi gerektiğini de sözlerine ekledi.


HZ. MUHAMMED'İN KUTLU SOYU: SEYYİDLER VE ŞERİFLER


Hazret-i Fâtımâ ile Hz. Ali'nin evlâdından Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere seyyid; Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere şerîf denir. Evlâd-ı Resûl olan bu kıymetli insanlara Abbâsîler, Memlûkler gibi İslâm devletlerinde hürmet gösterilirdi. Osmanlı Devletinde de gösterilen hürmetin yanında, onlara âit işleri görmek için vazifeli memur tayin edilmiştir. Nakibüleşraf adı verilen ve sâdâttan (seyid ve şerîflerden) seçilen bu memur, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseplerini kayd ve zapteder, doğumlarını ve vefatlarını deftere geçirir, onları adi işlere ve şanlarına uygun olmayan sanatlara girmekten men ederdi. Fena hâllere düşmelerine mâni olur, haklarını korurdu. Fey ve ganimetten onların hisselerini alıp aralarında dağıtırdı. Bu sülâleden olan kadınların küfvü, dengi olmayanlarla evlenmelerini men eylerdi. Nakibüleşraf bütün bu vazifeleriyle, Peygamber efendimizin torunlarının umumi bir vasisi durumundaydı.


OSMANLI, BAŞKA MEMLEKETLERDE GÖRÜLMEYEN BİR SEVGİ VE SAYGI VERİRDİ


Osmanlı sultanları, Osmanlı topraklarına gelen seyyid ve şerîflere, başka memleketlerde misli görülmeyen bir sevgi ve saygı gösterirlerdi. Onların râhat ve huzur içinde yaşamaları için gereken her türlü hizmeti yaparlardı. Onları her çeşit vergiden muaf tutarak, bunları belgeleyen birer berat verirlerdi. Osmanlı Devletinde Nakibüleşraf olarak ilk tayin edilen zât, Emir Sultan'ın talebelerinden olan Seyyid Ali Natta bin Muhammed'dir.

Seyyid Ali Natta, Yıldırım Bayezid Han zamanında, devlet dâhilindeki sâdâtın (seyyidlerin ve şerîflerin) Osmanlı Devletiyle münasebetlerini temine başlamıştır. Tayin beratı ile birlikte bu zata Bursa'daki İshâkiye Zaviyesi vakfının idareciliği de verilmiş ve bu vazifenin evlâtlarına intikali şart olarak, beratta belirtilmiştir. Seyyid Ali Natta'nın vefatından sonra yerine SeyyidZeynelâbidîntâyin edildi. Nakibüleşraflık bir ara lağvedildiyse de, seyyid ve şerîf olmadıkları hâlde hürmet görmek için bu iddiada bulunan bazı sahtekârların ortaya çıkması üzerine, Sultan İkinci Bayezid Han devrinde 1494 yılında yeniden ihdas edildi. Nakibüleşraf ismi de bu tarihte verildi. Bu teşkilâtın başına SeyyidMahmûd tayin edildi. Zamanla nakibüleşraflar yeni tahta çıkan padişaha kılıç kuşattılar.


AYAKTA KARŞILANIR, KAHVE, GÜLSUYU İKRAM EDİLİRDİ


Nakibüleşraflık müessesesi ilmiye sınıfından olmakla beraber, tayinler on yedinci asırda mutlaka yüksek dereceli ulemadan olmazdı. Bu asırdan itibaren seyyid ve şerîf olup da, İstanbul kadısı veya kazasker olanlardan emekliye ayrılan zatlar, nakibüleşraf tayin edilmeye başlandı. Bu makamda kalmanın muayyen bir süresi olmadığından, tayin edilenler uzun müddet vazife yaparlardı. Nakibüleşraflık vazifesine yeni tayin edilecek olan zât, Paşa Kapısına yâni Bâb-ı âlîye dâvet edilir, burada Sadrazam tarafından ayakta karşılanır, kahve, gülsuyu ve buhur ikram edildikten sonra, samur erkân kürkü giydirilerek, memuriyeti ilan edilir ve beratı kendisine takdim edilirdi.


SEYYİDLER ARAP'MIDIR 

https://sorularlaislamiyet.com/seyyidlerin-horasanda-islami-yaymaya-gittigi-dogru-mudur

 

1. Seyyidler ve Şerifler zaman içinde sadece Horasan'a değil bütün İslam âlemine dağılmışlardır.

Mesela, bir zamanlar Osmanlı devleti sınırları içinde olan Balkanlar ve Avrupa topraklarında olan şehir ve kasabalarda  Seyyidlere mahsus meseleleri takip eden ve  kadı statüsünde olup onların davalarına bakan Nakibü'l-Eşrâf Kaymakamları vardı. bk. Sarıcık, Murat, Osmanlı İmparatorluğunda Nakîbü'l-Eşrâfık Müessesesi, TTK Yayınları, Ankara 2003, s. 27, 30-32, 56, 61, 73, 78-79. Ayrıca bu konuda Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ne de bakılabilir.

2. Seyyidlerin Türkleşmesi konusuna gelince,  bir yerde Türk nüfusun çok olması ile aslen Arap ve Haşimî soyundan olan seyyidler oraya yerleşmişse, bir iki nesil sonra tabii olarak Türkçe konuşmaya başlarlar.

Buna Türkleşmek denirse bu tür örnekler çoktur.

Başta İstanbul'da yaşayan Nakîbü'l-Eşraflar ve Türklerin yaşadığı beldelerde yaşayan seyyidler zamanla hep Türkçe konuşur hale gelmişlerdir.

Diğer taraftan; mesela Arapların ve Kürtlerin çoğunluk olarak yaşadığı beldelerde ise, seyyidlerin ve şerîflerin lisanları,  Arapçaya ve Kürtçeye dönmüştür. 

3. Seyyidlerden olan ulema ve fuzala farklı sebepler ve  görevlerle başka İslam beldelerine gittiği gibi, Anadolu'ya da  gelmişlerdir.. Bu konuda geniş ma'lûmât Osmanlı devri ulemasının hayat hikayelerini anlatan "Şakâik ve Zeyilleri'nde" fazlasıyla mevcuttur. 

4. Malazgirt savaşında Araplar, Türkler, Kürtler var olduğuna göre; Araplardan seyyid olanlar da olabilir. Yani bu mümkündür. Fakat her mümkün vaki olacak demek değildir. Konu etraflıca araştırılırsa, daha iyi anlaşıcaktır.

5. Aslen Müslüman Arap olup kendisini oğuz boylarından birine nisbet eden bir kabile/boy da olabilir. "Olabilir" demek; "mümkündür" demektir. "Mümkündür" demek de; "olabilir de, olmayabilir de" manasını ifade eder. 

Bu halin tesbiti, ancak o boyda varlığı bilinen seyyidlik şecereleri ve hüccetleriyle anlaşılabilir.

Zaman zaman kendisini Türk veya Kürt bilerek dedelerine ait seyyidlik hücceti getirenler olmaktadır.

Aslında seyyid olmak için önce Arap olmak gerekir. Bu nedenle, şecere veya hüccetlerine bakılır. Gerçekten belge sahih ise, "Bu senin filan dedene ait hüccettir, sen kendini Türk veya Kürt biliyorsun ama senin aslın Arap" diye açıklama yapılır.



SEYYİD AHMED ARVASİ 

http://www.turkgenclikvakfi.org/makaleler/?key=174

15 Şubat 1932 Pazartesi günü Ağrı ilinin Doğubayazıt İlçesinde doğan Seyyid Ahmed Arvasî, ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) ilçesine bağlı, Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Babası Gümrük Müdürlüğü'nden emekli Abdulhakim Efendi, annesi Cevahir Hanım'dır. Ailenin altı çocuğundan birincisi olan S.Ahmed Arvasî, ilköğrenimine Van'da başlayıp Doğubayazıt'ta tamamlamıştır. Ortaokulu Erzurum'da bitiren Arvasî, lise öğrenimine Erzurum Erkek Öğretmen okulu'nda başladı, Erciş Öğretmen Okulu'nda bitirdi. 1952 yılında Konya'nın Doğanbeyli Nahiyesinde ilkokul öğretmeni olarak göreve başladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren Arvasî, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli eğitim enstitülerinde pedagoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen Arvasi 1979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Olağan Kongresi'nde Genel İdare Kurulu Üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

        12 Eylül 1980 ihtilalinde Mamak zindanlarında çile dolduran S. Ahmed Arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. Daha sonra bu olayı Sayın Alparslan Türkeş şöyle anlatıyor: "Tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara mevki hastanesi'ne kaldırıldı. O gün, daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya indirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. Yukarıdan askerlere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Bey'in rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyrulmasını rica ettim. Bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık."

        Bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna baş koyduğu Türk-İslâm dâvasını insanlarımıza anlatmayı sürdüren S. Ahmed Arvasî, 31 Aralık 1988 tarihinde daktilosunun başında iken Hakk'a yürüdü.

        Kısaca hayat hikâyesini anlattığımız S. Ahmed Arvasî'nin verdiği kutsal milli mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede, hiç de kolay değildir. Yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu Türk-İslâm Ülküsü davasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

        Seyyid, yani Hz. Muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen Arap olan Arvasî'nin, kaynağını Türk-İslâm Ülküsü'nden alan bir Türk milliyetçisi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen Muhammedi asaletten kaynaklansa gerektir. Bu asaletin nurlu izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: Osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Arabistan'a giden Abdulhakim Arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek Arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "Osmanlı zâten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır." denilince, Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin sinirlenip: "Dünyada iki Türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar Müslüman Türk'ün dâvasına sahip çıkacağını ifâde etmesi dikkate şayandır."

        Böyle soylu bir ailenin çocuğu olan S. Ahmed Arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

        "Ben, İslâm imân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

        İnanıyorum ki, hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim.

        S. Ahmed Arvasî bazı sözde İslamcılar gibi Türk tarihinin sâdece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yılık İslâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. O şuurlu bir Türk milliyetçisi olarak her fikir ve fiili İslâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturtmasını bilmiştir. Bu konularda o şunları söylemektedir:

        "...Kısaca belirtirsek, Türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla "milli töresini" bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, âlemşümul ahlâkî ideâlleri bünyesinde toplayan "pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı" durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâm'ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arınan Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'âlemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

        "Hiç bir zaman Türk'ün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen Arvasî Türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan câhillere şöyle seslenir:

        "Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber, içtimaî ırk gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir.

        İçtimaî ırk, biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zâten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücâdeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından bir birine yaklaştırır."

        "Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar."

        "Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espiri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimaî ırkları da Allah'ın bir âyeti olarak değerlendirir."

        Türk milletinin kurtuluşunu ve ayağa kalkarak İslâm'ın sancaktarlığını yapmasını, tekrar Nizâm-ı Alem'i gerçekleştirmesini Türk-İslâm Ülküsü'nde gören S.Ahmed Arvasî Türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "Neden Türk-İslâm Ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:

        "Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de, 'Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlanmayı savunuyoruz?

        Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir birine düşürmeyi planlamaktadır."

        "Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlarlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz yıl geçmesi gerekiyor."

        "O hâlde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sunî olarak güya Türkçü ve güya İslamcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman Türk olarak ve tarihine yaraşır biçimde çıkmalıdır.

        Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü'nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çâremiz yoktur. "

ESERLERİ

  • Diyalektiğimiz ve estetiğimiz Seyyid Ahmed Arvasi. İstanbul : Türkmen Yayınevi, 1982.

  • Doğu Anadolu gerçeği, Seyyid Ahmed Arvasi, Ankara : Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1988.

  • Eğitim sosyolojisi, Seyyid Ahmed Arvasi, İstanbul : Burak Yayınevi, 1995.

  • Kendini arayan insan, Seyyid Ahmed Arvasi, İstanbul : Toker Matbaası, 1968.

  • İnsan ve insan ötesi, Seyyid Ahmed Arvasi, İstanbul : Yağmur Yayınevi, 1970

  • Türk-İslam ülküsü, Seyyid Ahmed Arvasi, İstanbul : Burak Yayınevi, 1994.

  • Size sesleniyorum, S. Ahmet Arvasi, İstanbul : Model Yayınları, 1989.

  • Hasbihal, S. Ahmet Arvasi, İstanbul : Burak Yayınevi, 1990.

  • İlm-i hal, S. Ahmet Arvasi, İstanbul : Burak Yayınevi, 1983.

  • Emperyalizmin oyunları, Seyyid Ahmet Arvâsi, Burak yayınları

  • İlmî tavır ve ötesi, Seyyid Ahmed Arvâsi, İstanbul : Burak Yayınevi, 1999

  • İnsanın yalnızlığı, S. Ahmet Arvasî, İstanbul:Babıali Kültür Yayıncılığı (Mapsan Matbaacılık)

  • Kadın erkek üzerine, Seyyid Ahmet Arvâsi, İstanbul : Burak Yayınevi, 1999

HAKKINDA YAZILANLAR

  • Asrın Yesevi’si Ahmet Arvasi, Hüdavendigar Onur, Burak Yayınları, İstanbul 1999. Türk İslam ülküsünün abide şahsiyetlerinden Seyyid Ahmet Arvasi'nin ailesi, akrabaları ve hayatı hakkında yazılan Asrın Yesevi’si isimli eserde, İlme Önem Veren Bir Millet, Arvas Mektebi, Arvasi'ye Göre İnsan Tahlilleri, Kültür ve Medeniyet Üzerine, Milliyetçilik, Arvasi'nin Milliyetçilik Anlayışı, Arvasi'de Türk Sevgisi, Arvasi'ye Göre Zararlı Cereyanlar, Arvasi'nin Eserleri gibi bölümlerde bulunuyor.

  • Ahmet Arvasi'nin Hayatı Tefekkürü Eserleri, Burak Yayınevi, İstanbul

  • Ahmet Arvasi Hoca hakkında Bizim Ocak, Nizam-ı Alem Ocakları, Hisar, Ufuk Çizgisi gibi dergiler özel sayı çıkardılar.



SEYYİD EBUL HASAN EL HARAKANİ  k.s HAZRETLERİ  -  KARS 


https://somuncubaba.net/altin-silsile/ebul-hasan-el-harakani-k-s/

Yazarlar : Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek

Onuncu yüzyılın son çeyreği ile on birinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Harakânî’nin tam ismi, Ali b. Ahmed b. Cafer, künyesi Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. 352/963 yılında, Horasan’ın Bistâm şehrine bağlı Harakân köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda Harakân’da anne babasının geçimini sağlamak maksadıyla çobanlık yapmıştır. Çiftçilikle de uğraşarak ailesinin geçimini sağlamıştır. ( Türbesi Kars ilindedir )

Kaynaklar onun ümmi olduğunu, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mânevî işareti üzerine Kur’ân okumaya başladığını belirtmektedirler. Devrinin değişik âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan istifade eden Harakânî, en sonunda hemşerisi Bâyezîd-i Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, kendisinden senelerce önce vefat etmiş olan Bistâmî’nin yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, Bistâmî’nin kabrine on iki yıl türbedarlık etmiştir. Harakânî on iki yıl süreyle yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Bistâm’daki Bâyezîd-i Bistâmî’nin kabrine teveccüh eder; “Allah’ım! Bâyezîd’e ihsan ettiğin hil’atten bize de bir koku ihsan et!” demiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bistâmî’nin sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür. Dolayısıyla Harakânî’nin tasavvufî intisabı, âriflerin sultanı Bâyezîd-i Bistâmî’dir. Seyr u sülûk eğitimini Bistâmî’nin ruhaniyetlerinden almıştır. Tasavvuf geleneğinde, vefat etmiş bir büyüğün ruhaniyetinden faydalanan, yardım ve terbiye gören zâta üveysî, bu yolla kemâle erip olgunlaşmaya da üveysîlik denir.

Mâneviyat önderlerinin ruhaniyetlerinden istifade, tasavvuf tarihinde üveysî, üveysîlik ve üveysiyyu’l-meşreb gibi tâbirlerle anılmaktadır. Tarih içinde değişik mânâlara gelmekle birlikte Üveysîliğin ortak özelliklerini şu dört ana gurupta toplamak mümkündür:

  1. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ruhaniyetinden doğrudan nasip alanlar,
  2. Veysel Karânî’nin ruhaniyetinden feyiz alanlar,
  3. Kendilerinden önce vefat etmiş herhangi bir şeyhin veya kutbun ruhaniyetinden istifade edenler,
  4. Bizzat Hızır (a.s.) aracılığı ile irşad edilenler.

Bu dört gurupta ortak olan nokta, daha önce yaşamış birinin ruhaniyetinden feyiz almaktır. Çünkü sûfîler nezdinde cismânî sohbet olduğu gibi, rûhânî sohbet de vardır. Sâlihlerle manen beraberlikle de kemâl elde edilebilir. Ancak bu, şuuraltı hayatının kuvvetliliği ve şiddetli bir cazibeye kapılmakla sağlanabilir.

Kaynakların ifadesine göre Harakânî, Bâyezîd-i Bistâmî’nin meşrebindendir. Onun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galiptir. Fenâ ve bekâ, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında çok sözler söylemiş, Hallâc-ı Mansûr gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Sekr ve cezbe ehli olduğu için, kişinin sahv ve uyanıklılığını bile vecde yakın bir üslupla anlatmıştır. Aynı zamanda Harakânî, cezbeli ve coşkulu meşrebi ile Sıddîkî üslûbu geliştirmiştir. Bu tür yaklaşımları ile Bistâmî’nin tasavvuf tarzını benimseyen Harakânî’nin Hakk’a ermek için zor riyazetlere, çetin mücahede ve çilelere katlandığı bilinmektedir.

Harakânî’nin vaaz ve nasihatlerini, bazı sözlerini, münacat ve menkıbelerini ihtiva eden Nûru’l-ulûm, Risale der Tarîk-ı Edhemiyye ve Külâh-ı Çâr- Terk isimli kendi eserleri ile Attâr’ın Tezkiratü’l-evliyâadlı eserinde onun birçok şathiyesi nakledilir. Ruzbihan Baklî, şathiyeleri bakımından daha çok Bistâmî’ye benzeyen Harakânî’nin bir şathiyesini yorumlamıştır. Herevî de “Sûfî mahlûk değildir.” şeklindeki bir şathiyesini aktarır ve bunun yorumunu yapar.

Harakânî’yi, sûfî meşâyıhın büyüklerinden biri, Bâyezîd-i Bistâmî’nin irşadıyla iç dünyası aydınlanan, şiire meyyal bir tabiata sahip şahsiyet olarak tanıtan Şemseddin Sâmî, eserinde onun şu rubâîsine yer vermektedir:

Esrari ezel râ ne tüdânivü ne men,

Veyn harfi muâmma ne tühânivü ne men,

Hesti ez pesi perde guftuyi men ve tû,

Ger büderberüfted ne tû mani vü ne men.

Yani,

Gönül sırrını ne sen bilirsin ne de ben,

O harf gizli bir muammadır ne sen okursun ne de ben,

Perde arkasında konuşmamız vardır

Eğer açıklanırsa ne sen kalırsın ne de ben.

Farsça bir divanının olduğu da bilinen Harakânî’nin Pehlevî lisanıyla yazılmış birçok şiiri de yazma eserlerde yer almaktadır. Örneğin;

Tâküberneş’e-yibâtû pet yâr nebû

Der küber şe ez beheritârnebû.

Yani;

Âteş-perest olmayınca Mahbûb’a yâr olamazsın,

Mahbûb’un hatırı için âteş-perest olmak ar değildir.

Tasavvufî remizlerle dolu mânâları içeren bu beyitte, “Mahbûb” ile Hüsn-i Mutlak/Mutlak Güzel’e işarette bulunulmaktadır. “Âteş-perest olmak” ise ilâhî aşkla tutuşmak ve onda yok olmaktır. Hüsn-i Mutlak’ın evveli yoktur, ezelîdir, sonu da yoktur; ebedîdir. Noksanlıklardan münezzeh ve berîdir. Böyle bir mahbuba karşı âşık olup O’nun aşk ateşiyle yanıp yok olmak ar değildir.

Altın silsilenin önemli bir halkasını teşkil eden ve üveysiliği ile dikkat çeken Harakânî, Aynü’l-kudat el-Hemedânî, Necmeddin-i Dâye, Feridüddin-i Attâr, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gibi büyük mutasavvıfları derinden etkilemiş, 10 Muharrem 425/5 Aralık 1033 tarihinde vuku bulan ölümünden sonra da etkisi uzun süre devam etmiştir.

Evliya Çelebi de Kars Kalesi’nin III. Murad devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından tamir edildiğini anlatırken bir askerin paşaya aktardığı rüyasını nakleder. Asker, rüyasında gördüğü yaşlı bir zâtın kendisinin Ebu’l-Hasan el-Harakânî olduğunu ve kendisine makamının burada bulunduğunu söylediğini, kendisinden ayağını bastığı yeri kazmasını istediğini anlatmıştır. Bunun üzerine yüz işçi yeri kazmaya başlamış ve üzerinde “Menem şehîd ü saîd Harakânî” ibaresi yazılı dört köşe bir somaki mermer bulunmuştur. Gaziler mermeri tekbir ve tevhidle kaldırınca kabir ortaya çıkmıştır. Yaralı pazusuna sarılı makrame ile sırtındaki hırkasının bile henüz çürümediği görülmüş; vücudunun sağ tarafındaki yarası hâlâ kanamaktaymış. Gaziler yine tekbirle kabri kapamışlar. Kalenin içine ilk olarak Lala Mustafa Paşa tarafından Ebu’l-Hasan Harakânî adına bir tekke ile cami inşa ettirilmiştir. Evliya Çelebi’nin anlattığı bu olay, daha sonra yaygınlık kazanarak Kars ve çevresinde Harakânî’nin Kars’ın fethine katıldığı ve burada şehit olduğu şeklinde bir inancın doğmasına yol açmıştır.

Harakânî, uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü birisiydi. Şekil bakımından Hz. Ömer (r.a.)’e benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle zamanın kutbu ve gavsı unvanlarıyla anılan bir gönül sultanıdır. Hucvirî kendisini gözde imam, o dönemde halkın şeref âbidesi, meşâyıhın büyüklerinden, o dönemin evliyası tarafından övgüye lâyık görülen isim olarak tanıtmaktadır. Sözlerinin devamında Hucvirî çağdaşı Kuşeyrî’nin Harakânî hakkındaki şu değerlendirmesini aktarmaktadır: “Harakânî’nin bulunduğu şehre vardığım zaman, o şeyhin haşmetinden fesahatim sona ermiş, ifadem yok olmuş ve dilim tutulmuştu. Hatta velayetimden azledildiğimi zannetmiştim.”

Kendisine gerçek anlamda sûfînin kim olduğu sorulduğunda Harakânî şu şekilde cevap vermiştir: “Kişi, yamalı elbise ve seccade ile sûfî olmaz. Sûfî belli kurallar ve âdetlerle de sûfî olmaz. Sûfî ‘yok olan’ kimsedir.” Bu sözü ile Harekânî, müntesiplerini fenâ bilincine ermeye, kendi nefsinden fânî, Hakk’ın varlığı ile bâkî olmaya davet etmektedir. Bir başka tespitlerinde de bu yaklaşımını perçinlemektedir. Sûfînin gündüz güneşe, gece de ay ve yıldızlara ihtiyacının olmayacağını, varlık kisvesine ihtiyaç duymayan bir kimlik olduğunu beyan etmektedir. Dervişliği takva, cömertlik ve insanlara karşı müstağni davranmak olarak tarif eden, Harakânî, dervişin özelliklerini şu şekilde sıralamaktadır:

  1. İçinde endişesi olmayan,
  2. Konuştuğu halde konuşulmayan,
  3. Gördüğü halde görülmeyen,
  4. Duyduğu halde duyulmayan,
  5. Yediği halde yediğinden lezzet almayan,
  6. Hareket ve sakinliği bulunmayan,
  7. Sıkıntısı ve mutluluğu olmayan kişidir.

Tasavvufun kişiyi vesveseden kurtarmayı hedeflediğinden bahseden Harakânî, vesvesenin de şu üç kaynağı bulunduğundan bahseder: Göz, kulak ve lokma. Kişi gözle kalbi meşgul etmemesi gereken şeyi görür, kulakla kalbi meşgul etmemesi gereken şeyi duyar ve haram lokma ile de kalbi kirletir. İşte bu üç etkenle vesvese ortaya çıkar.

Harakânî, tevbe, teslimiyet, rıza, sabır, şükür ve ihlâsı tarikatın binası; ilmi, hilmi, zühdü, takvayı, kanaati ve yakini tarikatın altı hükmü; ihsanı, zikri, istek ve arzuları terk etmeyi, dünyayı terki, havf ve şevki tarikatın altı gereği; gayreti, ayıpları örtmeyi, özür dilemeyi ve sükûtu dervişlerin dört derecesi; güneş gibi şefkatli olmayı, deniz gibi cömert olmayı, yeryüzü gibi tevazu sahibi olmayı fakrın üç nişanesi; iyilik istemeyi, Allah (c.c.)’ın rızasını, ayıpları örtmeyi, hırka giyinmeyi, sabrı, şükrü ve kanaati dervişliğin yedi mertebesi olarak dile getirmiştir.

İlim, irfan, din ve diyanet yolcularının kulağına küpe olacak tavsiyelere sahip olan Harakânî’nin yanına gelen sevenlerinden birisi dini tebliğ hususunda kendisinden müsaade ister. O da: “Halkı kendine davet etmeyeceksen, olur!” cevabını verir. Müridi de: “Halkı kendime davetten maksadınız nedir?” diye sorar. Harakânî: “Halkı başka birisi davet eder ve bu davet senin hoşuna gitmezse, bu, başkalarını kendine davet etmiş olmanın nişanı olur.” diyerek hakikati kimlerden duyduğumuz değil, kimlerin hakikati söylediğinin önemli olduğunu, hakikat ehli ile birlikte olmak gerektiğini ve dini kendi menfaatlerimiz için kullanmamanın önemini dile getirir.

Seyr u Sülûk risalesinde tavsiye ve telkinleri ile müntesiplerine kemâle ermenin yollarını öğreten Harakânî, şu öğütleri ile eserine son vermektedir:

“Hak yolunda yürümek isteyen kimsenin şu dört gurubun sözlerini dinlemesi gerekir: Âlimler, muttakîler, evliya, yol gösteren mürşidler. Geçen ömür geri gelmez. Ey dost, doğru yola ermek istersen, yol gösterici mürşidden dile. Çükü bu hususta yol yordam bilmek fayda verir.”

Dipnot
* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – ** Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK
Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsileden Altın Halkalar kitabının 111-125. sayfalarından özetlenmiştir.

 SEYYİD İBRAİM BİLAL k.s HAZRETLERİ  -  SİNOP 

https://www.yenisafak.com/ramazan/sinopta-bir-peygamber-torunu-2170641

Şehre hakim bir tepede bulunan türbe, 675 yılıyla tarihleniyor. 1214 yılında Sinop kesin olarak Türkler'in yönetimine geçince Selçuklu mimarisine göre yeniden yapılan ve günümüze kadar korunan türbe, 1867 yılında Cezayirli Ali Paşa tarafından bir camiyle zenginleştirilmiş. Her ikisi de ecdat yadigârlarının en büyük koruyucusu Sultan 2. Abdülhamid tarafından 1896 yılında tamir ettirilmiş. Kesme taştan yapılan ancak üzeri sıvalı olan camiyi, yuvarlak gövdeli hoş bir minare tamamlıyor. Peygamberimizin üçüncü kuşaktan torunu Seyyid İbrahim Bilâl'e yakın olmak için Osmanlı döneminde erkân ve eşraftan bir çok kişi buraya gömülmek istediğinden Cezayirli Ali Paşa Camii'nin geniş bir haziresi var. Cami ve türbe bu hazirenin ortasında yer alıyor. Seyyid Bilâl'i şehit ettikten sonra pişman olan ve onun ayak ucuna gömülmek isteyen Sinop tekfurunun mezarı bile burada bulunuyor.
Cezayirli Ali Paşa Camii, Selçuklu çağından bugüne yerli ve yabancıların kutsal ziyaretgâhı olmuş.

Kutlu yolda şehadet

Sinop'un manevi bekçilerinden Seyyid İbrahim Bilâl Hazretleri de Ebû Eyyûb el- Ensârî Hazretleri gibi Peygamber Efendimiz'in İstanbul'un fethiyle ilgili övgüsüne nail olabilmek için yollara düşen ve bu uğurda şehitlik mertebesine ulaşanlardandır. İstanbul, 675'te Ömer bin Abdülaziz tarafından kuşatıldığında, Hz. Hüseyin'in torunu Seyyid Bilâl Hazretleri kuşatmadaki orduya yardım etmek amacıyla Orta Asya'dan gönüllü Türk savaşçıları topla ve bu gönüllü savaşçılar birliğiyle Karadeniz kıyısından İstanbul'a hareket eder. Hareketi sırasında kötü hava koşulları nedeniyle Sinop limanına sığınır. O günün şartlarına göre de vergisini öder. Sinop'ta geçici olarak kalmak için bugünkü Alâaddin Camii'nin bulunduğu yerde yorgun ve hasta askerleriyle konaklayarak dinlenmeye çekilir.

Başı koltuğunda yürüdü

Seyyid Bilâl ve askerlerinden kuşkulanan Sinop tekfuru ve ordusu, bir gece baskını düzenler. Üstün askerlik yeteneğine sahip Türk gönüllü savaşçıları bu baskına karşı koyar. Çıkan çatışmada sayılarının az, yorgun ve hasta olmaları gibi sebeplerle çoğu şehit düşer. Çevresi tekfur ve tekfurun askerleriyle sarılan Seyyid Bilâl Hazretleri düşmanı yararak birliğiyle beraber bu baskından sıyrılmak ister. Meydan kapısı civarında çarpışırken, tekfurun bir kılıç darbesiyle başı düşer. Düşen başını koltuğuna alarak, şu anda türbesinin bulunduğu yere kadar gelir ve ruhunu teslim eder. Bu durum, orada bulunanlar tarafından korkuyla izlenir. İnanılması güç olay karşısında dini inancı olan ahali ve tekfur şaşkındır. Tekfur hemen çatışmayı durdurur ve böyle ulu bir kimseyi öldürdüğü için ahalinin gözünde saygınlığını yitireceğini düşünerek yaralı Müslüman savaşçılara iyi davranır. Şehitlerin de İslâm gelenek ve göreneklerine göre gömülmesine izin verir.
Şehre hakim bir tepede bulunan türbe, 675 yılıyla tarihleniyor.

Tekfur nadim oluyor

Tekfur, sebep olduğu bu acıklı olaydan son derece pişman olur ve "Ben bir ermiş kişiyi öldürdüm. Allah'ın beni affetmesi için Seyyid Bilâl Hazretleri'nin üzerine bir çatı örtülsün ve onu görmeye gelenler beni çiğneyerek geçsin, belki o zaman affolurum" der ve öyle de yapılır. Ölümünden sonra türbenin kapısının eşiğine gömülür. Bu olaydan 539 yıl sonra, 1214 yılında Sinop kesin olarak Türkler'in yönetimine geçtiğinde türbe Selçuklu mimarisine göre yeniden yapılır. Fakat kapısının önü değiştirilerek şimdiki yerine alınır. Eski kapı yerine de pencere açılır.

Tekfurla Türk komutan yan yana

Ahşap parmaklıklarla ayrılan bölümde gömülü olan tekfurun yanındaki diğer mezar, Çepni Türkleri Reisi Gazi Tayboğa'ya ait. Onun hikâyesi de şöyle: Sinop, Selçuklu Başkumandanı Emir Muineddin Pervane tarafından 1214 yılında fethedilir. 65 sene sonra başkent Konya'daki saltanat değişikliği nedeniyle şenlikler yapılırken, Trabzon ve Samsun'dan gemilerle gelen düşman baskınına uğrar. Asker ve halk şenlikle meşgul olduğundan gafil avlanır. Aşiretiyle birlikte şenlikler nedeniyle Sinop'ta bulunan Çepni Türkleri Reisi Gazi Tayboğa, derhal kılıç kuşanıp savaş hünerleri ve cesaretiyle düşmanı mağlup eder. Müjdeyi de Konya'ya kendisi götürür. Sultanın iltifatına nail olur, geniş bir araziyle ödüllendirilir ve başka bir arzusu olup olmadığı sorulduğunda, “Vefat ettiğimde Seyyid İbrahim Bilâl Hazretleri'nin yanına defnedilmeme müsaade etmenizi istiyorum” der. Bu dileği kabul edilir ve 3 yıl sonra 1280 yılında vefat ettiğinde buraya defnedilir.